30 Ocak 2012 Pazartesi

Otomotiv Siyasidir

Lafı hiç uzatmadan söyleyelim. Otomotiv siyasi bir iştir. Her zaman öyleydi, bundan sonra da öyle olacaktır. Otomotiv fabrikalarındaki sendikalar tüm ülkelerde en kuvvetli sivil toplum örgütleri arasında yer alır. Fakirlerin hayallerini otomotiv süsler. Parayı bulanın ilk yaptığı işlerden biridir otomobilini değiştirmek. İstihdam yaratır, vergilerin önemli oranı ordan toplanır. Dolaylı olarak birçok sektörü etkiler vs...
Dolayısıyla burası bir politikacının en rahat reklamını yapacağı, oy potansiyeli olarak gördüğü bir mecradır.
Durum böyle olunca da tüm otomotiv yatırımları ardında mutlaka siyasetin parmağı mevcuttur. Bugün birçok ünlü firmanın geçmişindeki liderler, günümüzde hatırlanmak bile istemez.
Lakin, otomotiv fabrikaları yatırımları da en güzel fotoğraf veren, liderin imajını yukarı taşıyan yatırımlardır. Yeni açılan bir otomotiv fabrikasında üretilmiş ve ilk çıkan araç süsü verilmiş otomobilin direksiyonunda oturan bir lider kamuoyunda mutlaka puan kazanır.
Aksi olduğunda ise net bir şekilde oy kaybeder. Zira, kapanan ya da işçi çıkartan bir otomotiv firması sendikalardan aldığı gücün de etkisiyle mutlaka basında yer alır ve markalar için negatif imaj yaratır.
Bu yorumlarımızdan sonra Türkiye'nin yerlisine dönersek onun da siyasi olduğunu göreceğiz.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın sözleriyle başlayan yerli maratonunda ortada Koç Holding'in üreteceği bir yerli namzeti otomobil projesi çıktı. Geçen haftaki yazımda bu aracın ekonomik ya da endüstriyel anlamda aranılan yerli kavramının çok uzağında olduğunu yazmıştım.
Söz konusu aracın politik kanadın çizdiği çerçevenin içine oturacak şekilde imajlandığını düşünüyorum.
Fakat hemen belirtmeliyim ki bunda yanlış bir şey yok.
Bugün otomotiv endüstrisinin kalkınmasının ardında ve yeni yatırımların yöneleceği noktaların seçiminde siyasi/politik kararların büyük rolü bulunuyor.
Örneğin, Fiat geçtiğimiz yıllarda kendisine rekabette büyük avantaj sağlayacağını düşünerek Polonya'da üretime başlamıştı. Lakin, yeni Panda modelini belki de zarara girerek yine İtalya'da üretme kararı aldı. Otomobilin pazarlama stratejisini ise tamamen İtalyan milliyetçiliğine dayandırdı. Hazırlanan filmi izlesenizi, İtalyanlar için MFÖ'nün "Sen neymişsin be abi..." şarkısını hemen mırıldanırsınız.
Peki amaç nedir? Amaç zor durumdaki İtalya ekonomisine ve güven bunalımı yaşayan halka özel sektör eliyle güven vermek. Moralini yükseltmek. Tabii Başkan Montezemolo'nun siyasete atılma haberlerini de (yalanlama geldi ama...)buna eklersek. Tezimizin kuvveti artacaktır. Eğer Fiat bu karardan zarar edecekse, eminim bu zararın önemli bir bölümü da kamu alımlarıyla kapanır.
Buradan yine Türkiye'ye dönersek siyasi anlamda atılan bu adımların mutlaka ekonomik bir karşılığı olacaktır. Lakin unutulmaması gerekiyor ki çizilen çerçevenin maliyeti, bir Panda örneğindeki kadar mütevazı değil.
Dolayısıyla Ankara bu hayali mutlaka desteklemek durumunda. Bu desteği rekabet bozucu bir şekilde yapamayacağına göre ya var olan araçlar bize "Yerli" olarak tanıtılacak ya da yüzde 100 yerli bir araca, o aracı alacak müşteriler yaratılacak.
İşte bu noktada devreye yine siyaset giriyor. Eğer gerçekten yüzde 100 yerli bir otomobilimiz olacaksa ilk etapta onun kamu tarafından satın alınması gerekiyor. Kamu derken hükümetin elindeki araçlardan bahsetmiyorum.
Benim ana kastım, Ankara'dan başlayan hareketin suya atılan taş misali dalgalar halinde büyümesidir. 
Ancak bu desteğin Tofaş'ta üretilecek araca geleceğine inanmıyorum. Çünkü, mevcut yapıda üretilecek yeni bir aracın kamuoyunda ve dolayısıyla hükümet kanadında, basında ne yazılırsa yazılsın, ne gibi bir iletişim stratejisi izlenirse izlensin yerli olarak kabul göreceğini düşünmüyorum.
O yüzden konuyla ilgilenenlerin siyasete yakın diğer isimleri incelemesini öneriyorum.

Bu yazı 30 Ocak 2012'de Dünya Gazetesi'ndeki köşemde yayınlanmıştır...

25 Ocak 2012 Çarşamba

Zorla Yerlilik Olmaz

Konumuz yerli otomobil.
AK Parti Hükümeti'nin bir prestij projesi olan yerli otomobil hemen her platformda dile getiriliyor. Hükümet ve başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için yerli bir otomobilin ilk yola çıkışında bulunmak, ilk yerli otomobilin direksiyonunda konfetiler eşliğinde salona girmek çok önemli bir imaj sağlayacaktır.
Ancak, bence bu durum bugünün şartlarında çok ütopik bir hayalden öteye gidemez.
Zira, ilk etapta 2-3 milyar dolar yatırım yapıp, daha sonra da bu markayı koruyabilmek için yine 2-3 yılda bir benzer
rakamları yatıracak bir babayiğit çıkar mı? Bence hayır.
Koç Grubu, Fiat ve Ford'dan bağımsız olarak bir fabrika kurup otomobil üretebilir mi?
Teoride evet, pratikte ise bence yapmaz. 
Çünkü kimse mutlu olduğu, kar elde ettiği iyi anlaştığı ortağına rakip olmaz.
Benim yerliden anladığım, beyaz kağıt aşamasında işin sahibi siz olursanız yerlidir gerisi teferruattır. 
Teknik desteği dünyanın her yerinden alabilirsiniz.
Peki, geçen haftadan bu yana çıkan Koç Grubu-Fiat ortaklığının üreteceği aracın durumu nedir?
Bence bu tamamen bir kelime oyunuyla imaj kazanma çabasıdır.
Tüm dürüstlüğümle soruyorum. Albea'nın yerine üretilecek araç en az 1-1.5 yıldır gündemde. 
Şimdi gündemde olan bu otomobili tanıtırken, eğer Başbakan'ın sözleriyle yaratılan "Yerli tartışması" olmasaydı, "Yerliye talibiz" mi denirdi, yoksa "Albea'nın yerine çok büyük bir yatırımla yeni bir araç yapıyoruz. Bu çerçevede teşviklerin bir an önce hayata geçirilmesi gerekiyor vs..." diye bir açıklama mı yapılırdı.
Geçen hafta yapılan açıklama, her şartta yapılacak olan lakin teşvik/destekler aracılığıyla daha karlı hale gelen bir
yatırımın, yerli rüzgarıyla daha rahat uçuşunu sağlamayı hedeflemektedir.
Yapılan açıklamalara göre Renault, Hyundai, Ford ve Tofaş'ın bizzat yaptığından farklı herhangi bir veri bulunmuyor.
Tofaş, biraz kapasite artırıp, biraz yatırım yapıp, biraz da teknolojik destekle yeni bir araç üretecek. 
Diyelim ki
üretti. Sattı, ihraç etti ve sonunda kar etti. Bu karı kim bölüşecek, Koç Grubu, Fiat ve küçük hissedarlar...
Bilginin önemli bir bölümü dışarıdan gelecek, kazancın, yaratılan katmadeğerin önemli bir bölümü dışarı gidecek
ve bu ortamda biz "YERLİ OTOMOBİLİMİZ" var mı diyeceğiz?
Kesinlikle hayır. Bu şartlarda o zaman biz yıllardır yerli otomobil üretiyoruz. Albea'nın yerine gelecek "YERLİ MODEL" ne kadar yerliyse, Symbol, Transit, Fluence, Doblo ve hatta Albea'nın bizzat kendisi o kadar yerlidir.
Sadece kullanılan parçalardaki oranlar değişebilir.
Şimdi Kore'den Hyundai örneği verilebilir.
Mitsubishi ile başlayıp geldiği süreç örneklenebilir. Sonra da 20 yıl sonra biz de bir Hyundai yaratabiliriz tezi ileri sürülebilir.
Ben de o zaman derim ki...
Türkiye o treni bilerek ya da bilmeden çok önce kaçırdı.
Çünkü, otomotiv yatırımlarının hemen hemen aynı zamanda başladığı Kore, iç pazarına inanılmaz bir korumacılık yaptı. Bunu biz de yaptık. Oyak Renault, Ford Otosan ve Tofaş çok yüksek gümrük duvarları ile korunuyordu. Ama Kore ile önemli bir farkımız vardı. 
Onlar, otomotivi 60 yıl önce stratejik bir sektör olarak gördü ve başta ar-ge olmak üzere birçok alanda destekledi, dara düştüğünde ise koltuk çıktı. Ona rağmen çok zorlandılar.
Batan Kia, devlet eliyle Hyundai'ye katıldı. Daewoo GM'in oldu. Renault Samsung'la birleşti...
Bizde ise gümrük duvarlarının getirdiği yüksek karlar hem destek eksikliğinden hem de tercihler nedeniyle bir türlü yaratıcı mühendisliğe dönmedi. Hala bir otomotiv strateji belgemiz yok. Daha doğrusu işlemiyor.
Gümrüklerin etkin olduğu dönemlerde, Koç Grubu ve Oyak hiçbir zaman ortaklarından ayrılarak tek başlarına yürümedi.
Yürümek mi istemedi yoksa yürüyebilecekleri şartlar mı yoktu? Onu bilemiyorum.
Ama ajandalarında bundan sonra da tek yürümek olduğunu sanmıyorum.
Peki bundan sonra ne olacak?
Çok basit. Tofaş yerlilik oranı ancak ve ancak parça bazında yüzde 80 olan bir otomobil üretecek. O yüzde 20'lik kısım yani aracın ciddi para tutan kısmı dışarıdan ithal edilecek. Sonra da bu otomobile yerli denecek.
Daha sonra da Renault yine aynı şartlarda başka bir modeli bantlara alacak o da ikinci yerli otomobilimiz olacak.
İyi bir teşvik sistemi kurulursa, belki birkaç firma daha Türkiye'de yatırım yapabilir. 
Ya da mevcut fabrikalarda yenileme ve yeni model yatırımları artabilir. Lakin bunun dışında yerli marka o kadar zor ki...
Benim gözümde yerli üreten marka Karsan'dır sıfırdan bir araç yarattı, başarılı olur olmaz. Ama burada tasarlandı,
burada üretildi. Benim gözümde yerli BMC'dir, Temsa'dır. Burada tasarlıyor, burada yüzde 100 yerli sermaye ile üretiyor. 
Benzer birileri de otomobil üretsin alkışlayalım.

NOT: Bu yazım 23 Ocak 2012 tarihinde Dünya Gazetesi'ndeki köşemde yayınlanmıştır.

2 Ocak 2012 Pazartesi

Yeni Başlayanlar İçin Resimli Sponsorluk Rehberi Vol 1

Merhaba,
Bugünkü yazımızda bir süredir kamuoyunun bir bölümünü meşgul eden, bir bölümünü memnun, bazı bölümlerini de mağdur edermiş gibi yapan Borusan'a ilişkin türban konusuyla gündeme gelen sponsorluk dosyasını inceleyeceğiz.
Lakin hemen belirtelim, bu derste yer alan tüm hikaye TerraNova adı verilen bir gezegende yaşananlardan örneklenmiştir.
Gelelim konumuza...
Sponsorluk derin bir derya olduğu için biz sadece otomotiv tarafını ele alalım dedik...
Öncelikle iyi bir sponsor bulabilmeniz için, mutlaka bir "KNOW WHO"nuz olması gerekiyor.
Yani Türkiye'de sponsor arıyorsanız öyle KNOW HOW, yeterlilik, eğitim, yetenek, dürüstlük, sponsora geri dönüşüm gibi olgulara, değerlere ihtiyacınız yok.
Çünkü eğer KNOW WHO konusunda sağlam değilseniz, önereceğiniz her şey sponsor açısından geri dönüşüm katan bir değer olarak değil, geri dönüşüm kutusunun kağıt bölümüne atılacak değersiz print-out olarak görülür.
Hatta görünmez olur...
Eğer, iş, aile, sosyal ortamlardan birinde yatay ya da dikey etkileşimle KNOW WHO olayını, etkileşimin gerektiği şekilde konumu gereği üstte olan taraf açısından tatmin edici bir sonla çözerseniz ikinci adıma geçebilirsiniz.
İkinci adıma geçildiğinde önemli olan ilk nokta, sponsora sunabileceğiniz bir hikayeniz olmasından ziyade ret cevabı aldığınızda, basına uyduracağınız bir hikayenizin olmasıdır.
Bu hikaye LSD kafasıyla uydurulabileceği gibi sadece, belinizle-iskemle minderi arasında kalan bölgeden de yaratılabilir. Ama önerim bu hikayenin temeline mutlaka, bir parça toplumsal hezeyana, galeyana, yargısız infazlara neden olabilecek konuları katmanızdır.
Hikaye sonunda ya tanrılara kurban ya da size destek verilmelidir.
Tabii hikayeyi destekleyecek bir kitleyi de sponsor görüşmesi öncesinde ayarlamanız gerekiyor.
Şirin Baba'nın, hikayelerini dinleyecek, yaptığı büyüleri gerçek sanacak şirinleri olmasaydı, Şirin Baba olamazdı.
O yüzden otomotiv dünyasının Televizyoncu/Testçi/Yarışçı/Gasteci Şirini/Şirine'si olmak istiyorsanız kendi Şirin ve Şirinlerinizi yaratmalısınız.
Hikayeyi destekleyecek kitleyi de bulduktan sonra sponsorun hoşuna gidecek, gitmezse de sponsoru köşeye sıkıştırabilecek bir dış görünüşünüz olmalı. Unutmayın ne demiş büyüklerimiz ya da ne kadar büyük olduğunu bilmeyen bir minibüs şoförü;
"Ne insanlar gördüm üstlerinde elbise yoktu. Ne elbiseler gördüm içinde insan yoktu..."
O yüzden insanların sizin içinizi/dışınızı bilemeyecekleri için önce dış görünüşünüzle algılayacaklarını unutmayınız.
Yalnız hemen belirteyim, Şirin ve Şirine'lik mevzusunda copyright yasakları olduğu için siz kendi kılık, kıyafetinizi ve konseptinizi yaratmalısınız. Yani masmavi giyinirseniz kimse sizi şirinlemez...
Ama biraz radikallik kokan sıradan fakat modern/muhafazakar çizgiler günümüz Türkiye'sinde kabul görüyor. Örneğin bu konuda en halis Çin ipeklerinin, İtalyan modacılar tarafından, Araplar'ın en bağnazlarının bile akıl edemeyecekleri tasarım anlayışıyla sunulan versiyonları gayet münasip olur.
İnsana hem mağdur hem mağrur bir hava verir.
Sizi görenler "Bu hep mi böyleydi? Birşey mi oldu da böyle oldu? Yoksa yeni tarz, kişisel bir gelişim, cüzdansal bir kalınlaşma ya da ekstra manevi bir doyum mu yaratıyor?" sorularının yanında, "Bunun galiba "KNOW WHO"su değişti ondan böyle oldu" yargılarını da beraberinde getirir.
Sponsor arayışındakilere vereceğimiz öğütleri şimdilik bırakıp, biraz da sponsor arayışındakilerin hedefindeki firmalara akıl verelim.
Bu sponsorluk işlerini iyi yönetemedikleri için resimli anlatacağız.
Ey dinleyenler ve okuyanlar...
Gidiyorsunuz, hayır diyebilmenin yollarını öğrenmek için farklı kişilere binlerce dolar ödüyorsunuz. Gerçi o farklı kişilerin CV'lerinde de know how yerine Know Who var ama şimdilik bunu bir kenara bırakalım.
O uzmanların size yazdığı kronik sorunları çözme iddiasındaki, lakin sorunu derinleştirmek dışında bir etkisi olmayan reçetelerin yerine, ben size plasebo etkisi yapan ama sizi rahatlatacak reçeteyi yazıyorum.
"Bütçe yok, marka imajımıza uymuyor, kurumsal iletişim politikamızın altıyüzseksenikinci sayfasının beşinci paragrafının altan üç, soldan ikinci bendinde yer alan şirketimizin ulusal, uluslararası ve astral danışmanlara tanımlattığı değerleri gereği size sponsor olamıyoruz" şeklinde gerekçe sunma devri bitti.
Onun yerine gelene bakacaksınız sonra da "Tipim değilsin, bekarsın, çocuklusun, öğrencisin, askere gitmedin mi (Yuh bedelli de çıktı), geçen gün görmüşler 17.5 santim lüfer yiyor muşsun" gibi gerekçeler uydurun.
Bu da olur mu demeyin. Benim dersimi okuyan sponsor avcılarının nasıl hazırlandığını biliyorsunuz.
Uydurun...!
Sonra da gelenin kıyafetinin ne olabileceğine dair karşı atağa hazırlanabileceğiniz medya hikayelerini hazırlayın.
Gelenin kıyafetine bakıp, onun sizi hangi organından ürettiği hangi hikaye ile hangi medya organına jurnalleyeceğini tahmin edin.
Alın size ipuçları:
Teşbihte hata olmaz kimse kızmasın...Gelen er ya da hatun kişi eğer bu şekilde giyinmişse...
Muhtemelen ilk olarak şansını başka bir yerde denemiş lakin başarısız olmuştur. O yüzden ne yapacağı belirli olmayabilir. Fakat çok şükür ki günümüz Türkiye'sinde etkisi eskiye oranla azalmıştır. O yüzden hikayesi ancak Ortadoğu, Sözcü, Cumhuriyet gibi gazetelerde geniş yer alır.
Buna karşılık siz kendi hikayenizi, başta Taraf olmak üzere Akit, Yeni Şafak gibi yayın organlarında çarşaf çarşaf yayınlatabilirsiniz.
 Hatta sizin hikayenize redaksiyon bile yapıp etkisini artırabilirler. Konu bu resim olunca bu yayın organları, düz yazının "Giriş, gelişme, sonuç" olan temelini, "Girerken kötüle, gelişirken kötüle, sonuçta çok kötüle" olarak değiştirmiş durumdalar. O yüzden bu resimden korkmayın.
Lakin bir gün karşınıza aşağıdaki resimdeki gibi bir çift gelirse ki emin olun kısa bir süre sonra kapınızı çalabilirler, işte o zaman dikkatli olmanız gerekiyor.

Bu tiplerin en önemli özelliği son dönemde tek hücreliden, çok hücreye amiplerin bile akıl sır erdiremediği bir şekilde geçişleri. Çoğalma hızına, sizin en hızlı otomobiliniz bile yetişemez.
Hayır onlar için bir cevap değildir. Vermediğiniz sözünüz, atılmamış imzanız, konu onların çıkarı olduğunda verilmiş ve atılmış sayılır.
Sizin yapmanız gereken şey, elinizdeki hiçbir kitapta yazmayan, bordrolu ya da dışarıdan faturalı çalışan hiçbir danışmanınızda fikir olarak yer almamaktadır.
Bunlar kapıya geldi mi; Yumurta kapıya dayanmış demektir o yüzden;
VER KURTUL...
Lakin verirken de mutlaka özür dilemelisiniz, "Size layık değil..."gibilerinden...
Eğer vermezseniz, başınız çok daha fazla ağrıyacaktır. Size verilebilecek zarar, sponsorluk parasından çok daha yüksek olabilir.
Bu noktada inandığınız medya organlarına bel bağlamayın, zira onların medya organlarının gücü, sizinkinden daha büyük ve sesi çok gür çıkacaktır. Arşimed'in bile anlayamadığı bir kaldırma kuvveti keşfettiklerinden olsa gerek suyun üstüne hatta epey üstüne çıkmayı iyi bilirler.
Son olarak,
Parasını verdiğiniz, vermediğiniz, sözünü verdiğiniz, vermediğiniz her türlü sponsorluk girişim dün itibariyle sizin başınızı eskiden daha çok ağrıtacaktır.
O yüzden kurumsal iletişim bütçenize bundan sonra düşünülen sponsorluklar için bir bedel koyduğunuz gibi, yapmadığınız sponsorlukların özrü, ilanı, toplantısı, imaj kaybının telafisini kapatacak bir kalem de koymayı unutmayın.
İsminin Türkçe çevirisi "Zorlu Taş" olan Lidyalı düşünürün sözü kulağınıza küpe olsun...
Paranız rezil olsun, siz değil...